SevgiOzeL.Com Sohbet Girisi


Sohbet'e girmek icin nickinizi yazip Giris'e basiniz. Iyi Sohbetler..
SevgiOzeL Anasayfa    Biyografi Anasayfa




Canlý Okey Oyna

wınston churchill

wınston churchill

WINSTON CHURCHILL (1874 – 1965)
İngiliz devlet adamı ve yazarı Wisnton Churchill, Oxfordshire’da, 30 Kasım 1874′te, Lord Randolph Churchill’in oÄŸlu olarak dünyaya geldi. 1895′te Kraliyet Harb Okulunu bitirdi ve orduya girdi. Boerler savaşında esir düştü ve kaçarak milli kahraman haline geldi. On ay sonra, Muhafazakar partiden milletvekili seçildi.

1904′te Liberal Partiye girdi. 1911′de Bahriye Nazırı oldu. BaÅŸarılı siyasi kariyeri 1916 Gelibolu yenilgisinden sonra düşüşe geçti. Sadece donanmayla Çanakkale BoÄŸazının geçilebileceÄŸi, ardın da rahatça İstanbul’a ulaşılabileceÄŸi konusundaki ısrarcı tavrı, Türklerin umulandan çok daha baÅŸarılı bir savunma yapması; müttefik ordusunun tarihi yenilgisine yol açtı. Bu baÅŸarısızlığın mimarı olarak nitelendirilen Churchill, İngiliz halkı karşında çok zor bir durumda kaldı ve muhaliflerinin de zorlamasıyla görevinden ayrıldı. Ancak 1917′de Cephane Bakanlığına ve Harbiye Bakanlığına getirildi. 1924′te tekrar Muhafazakar Partiye girdi. Maliye Bakanı oldu (1924-1929).

1939′da bir kez daha Bahriye Nazırlığına ve 1940′ta N. Chamberlain’ın yerine BaÅŸbakanlığa getirildi. İkinci Dünya Savaşında izlediÄŸi savaÅŸ politikası ve Roosevelt ile kurduÄŸu iyi iliÅŸkiler onu İngiliz tarihinin en önemli devlet adamları arasına soktu. Gene bu dönemde Müttefik Devletlerin Balkanlar’a kaydırmaÄŸa çalıştığı strateji konusunda Ruslarla çalıştı. Ancak S.S.C.B.’nin burada hakim duruma geçmesinden de çekiniyordu. Bu yüzden savaşın başından itibaren stratejik önemi büyük olan Türkiye’yi savaÅŸa sokmaÄŸa çalıştı. Kahire ve Adana’da Türk yöneticileriyle bu konuda yaptığı görüşmelerde, Türkiye’nin istediÄŸi askeri yardımı vermeÄŸe de yanaÅŸmadı. SavaÅŸ sonrası Avrupa ülkelerinin birleÅŸmesini saÄŸlayan Kuzey Atlantik Paktı, Avrupa Konseyi gibi kurumların oluÅŸması için büyük çaba gösterdi. 1951 seçimlerinde tekrar iktidara geldi. 1955′te görevlerini A.Eden’e bırakarak siyasetten çekildi.

Son yıllarını daha çok yazarak ve resim yaparak geçirdi. 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 1963′te Amerikan Devleti, kendisine onursal vatandaÅŸlık verdi. 1965 yılında, 90 yaşında öldü ve Blenheim Palace’a gömüldü.

BaÅŸlıca Eserleri Life of Lord Randolph Churchill (Lord Randolph Churchill’in hayatı, 1906); The World Crisis (Dünyanın geçirdiÄŸi Buhran, 4 cilt 1923-1929), Marlbrough (4 cilt, 1933-1938); War Memories (SavaÅŸ Anıları, 6 cilt, 1948-1954)

Meslek: asker

Aralık 22nd, 2009 by admin in w | Yorum Yok

woody allen

woody allen

Gerçek Adı: Allen Stewart Konigsberg
DoÄŸum Yeri: Brooklyn, New York
Doğum Tarihi: 1 Aralık 1935
Kariyerinin En Önemli Filmi: 1977 Annie Hall; 4 Oskar kazandı bunlar arasında En İyi Film ve En İyi Yönetmen de vardı
Ailesi:
Babası: Martin Konigsberg, garson, 1900′de doÄŸdu
Annesi: Netty Konigsberg, kitap sorumlusu, 1906′da doÄŸdu
Kız KardeÅŸi: Letty Aronson, 1943′te doÄŸdu
OÄŸlu:
Moses Amadeus Farrow (Misha Farrow olarak da bilinir), 1979′da doÄŸdu; Mia Farrow’un evlat edindiÄŸi oÄŸlu
Satchel O’Sullivan Farrow, 19 Aralık 1987′de doÄŸdu, annesi Mia Farrow, adını beyzbolcu Satchel Page’den aldı, annesi daha sonra adını Seamus olarak deÄŸiÅŸtirdi
Kızı:
Bechet Dumaine Allen, adını jazz klarnetçisi Sidney Bechet’tan aldı
Dylan O’Sullivan Farrow, 1985′te doÄŸdu, Mia Farrow’un evlat edindiÄŸi kızı, 1993′te adı deÄŸiÅŸtirildi ve Eliza June oldu.
Birliktelikleri:
EÅŸi: Harlene Rosen, 1954′te evlendiler, 1960′ta boÅŸandılar
EÅŸi: Louise Lasser, oyuncu, komedyen, Allen’ın Bananas filminde rol aldı, bir Tv komedisi Marry Hartman, Mary Hartman’daki rolüyle tanındı
Diane Keaton; oyuncu, yönetmen, 1970′li yıllarda birlikte oldular, Allen’ın o dönemdeki beÅŸ filminde rol aldı bunlar arasında Annie Hall (1977) ve Manhattan (1979) da vardı.
Mia Farrow: oyuncu, iliÅŸkileri 1980′de baÅŸladı, Allen’ın oÄŸlu Satchel’in annesi, 1992′de Allen Farrow’un üvey kızı Soon-Yi Previn ile birlikte olunca ayrıldılar.
EÅŸi: Soon-Yi Previn, Farrow’un Andre Previn ile evli olduÄŸu zamanlarda evlat edindiÄŸi çocuklarından biri. 8 Ekim 1970 doÄŸumlu. 23 Aralık 1997′de Venedik’te evlendiler.
EÄŸitim:
Midwood Lisesi, Brooklyn, NY
New York Üniversitesi (bir dönem)
Ödüllerinden Bazıları:
1973: National Board of Review Special Citation: En İyi Senaryo, Sleeper
1975: Berlin Film Festivali Özel Gümüş Ayı
1977: New York Film Critics Circle Award: En İyi Yönetmen, Annie Hall
1977: Directors Guild of America Award, Tiyatral Yönetmenlik, Annie Hall
1977: BAFTA Award: En İyi Yönetmen, Annie Hall
1977: Oscar: En İyi Yönetmen, Annie Hall
1977: Los Angeles Film Critics Association Award: En İyi Senaryo, Annie Hall (Marshall Brickman ile paylaştı)
1977: New York Film Critics Circle Award: En İyi Senaryo, Annie Hall (Marshall Brickman ile paylaştı)
1977: National Society of Film Critics Award: En İyi Senaryo, Annie Hall (Marshall Brickman ile paylaştı)
1977: BAFTA Award: En İyi Senaryo, Annie Hall (M.B. ile paylaştı)
1977: Oscar: En İyi Senaryo, Annie Hall (M.B. ile paylaştı)
1978: O Henry Ödülü: En İyi Kısa Hikaye: The Kugelmass Episode; ilk önce The New Yorker’da yayınlanmıştı
1979: New York Film Critics Award: En İyi Yönetmen, Manhattan
1979: National Society of Film Critics Award: En İyi Yönetmen, Manhattan
1979: BAFTA Ödülü: En İyi Senaryo, Manhattan (M.B. ile paylaştı)
1980: Cesar: En İyi Yabancı Film, Manhattan
1983: Venedik Film Festivai Italyan Eleştirmenler Birliği Pasinetti Ödülü: Zelig
1984: BAFTA Ödülü: En İyi Orjinal Senaryo: Broadway Danny Rose
1985: Cannes Film Festivali Fipresci Ödülü: The Purple Rose of Cairo
1985: Altın Küre: En İyi Senaryo: The Purple Rose of Cairo
1985: BAFTA: En İyi Orjinal Senaryo: The Purple Rose of Cairo
1986: Cesar: En İyi Yabancı Film: The Purple Rose of Cairo
1986: National Board of Review Ödülü: En İyi Yönetmen, Hannah and Her Sisters
1986: New York Film Critics Circle Award: En İyi Yönetmen, Hannah and Her Sisters
1986: BAFTA: En İyi Orjinal Senaryo: Hannah and Her Sisters
1986: Oscar: En İyi Orjinal Senaryo: Hannah and Her Sisters
1992: BAFTA: En İyi Orjinal Senaryo: Husbands and Wives
1995: Venedik Film Festivali Altın Aslan Ödülü: Hayat Boyu Başarı
1996: Directors Guild of America D W Griffith Ödülü: Hayat Boyu Başarı
1996: BAFTA Fellowship

, 1 Aralık 1935′te Brooklyn, New York’ta doÄŸdu. Ailesinin ona verdiÄŸi isim Allen Stewart Konigsberg’di. Babası Martin ve annesi Nettea Cherrie Konigsberg birer Ortodoks Yahudiydiler. Babası sürekli iÅŸ deÄŸiÅŸtiren, garsonluktan taksi ÅŸoförlüğüne pek çok iÅŸte çalışan hatta bir ara organize suç iÅŸine bile karışan Woody’nin annesi ise bir çiçekçi dükkanındaki kitaplardan sorumluydu. Woody tek kardeÅŸi olan Letty ile birlikte Brooklyn’de büyüdü.
İlk izlediÄŸi film olan Disney’in Snow White’ına üç yaşında gitti. Fakat filmlerle ilgili hatırlayabildiÄŸi anıları ancak beÅŸ yaşındaki dönemlere kadar uzanıyor. Brooklyn’in düşük-orta sınıflı yerlerinden birinde oturduÄŸunu söyleyen bir demecinde 25 ya da daha fazla sinema salonuna yürüyerek gidebileceÄŸi bir yerde oturduÄŸunu ve zamanının çoÄŸunu – özellikle de okulun kapalı olduÄŸu yaz aylarını tabii – sinemalarda geçirdiÄŸini kışın ise tüm haftasonlarını buna ayırdığını belirtiyor.
Woody’de ilk defa bir film yapma hevesi 7 ya da 8 yaşında baÅŸladı fakat bu tabii ki o zamanlar için geçici bir hevesti. Ama ilginç olan, Woody’nin daha okumayı bilmediÄŸi dönemlerde yapmak istediÄŸi filmler için hikayeler yaratmaya baÅŸlamış olmasıydı. Bu yüzden okulda gerçekten ilgisini çeken ders İngilizce Kompozisyon dersiydi.
Biraz daha büyüdüğünde Woody yönetmenlerin film endüstrisindeki rolünü daha yakından tanımaya baÅŸladı. O sıralarda yabancı filmler daha fazla ilgisini çekiyordu ve Woody ile bir kaç arkadaşı kendilerini tamamen Avrupa Sineması’na verdiler. Bu filmler onlara daha ” olgun ” geliyordu ve sadece yönetmenlere deÄŸil sinema tarihine olan ilgilerini de artırıyordu.
15 yaşında adını olarak deÄŸiÅŸtiren Woody, 16 sında radyo ve televizyon programlarına espriler yazması için kiralanmıştı bile. 1957′de Sid Ceasar’ın kadrosuna katıldı.
1961 – 1964 yılları arasında stand – up komediyle bizzat uÄŸraÅŸtı. Kendi materyallerini kendi hazırlamasının dışında bir kaç da kısa hikaye yazdı. Bir gün, her gece sahne aldığı kulüpteki ÅŸovu bir yapımcının dikkatini çekti ve Allen ilk defa bir sinema filmi için senaryo yazma teklifi aldı. Woody’yi kiraladılar ve 1965′te ilk sinema filmi senaryosunu yazdı ve bu filmde oynadı. Filmin adı What’s New Pussycat? idi. Woody’ye göre yazdığı senaryo oldukça iyiydi ancak yapımcılar onu alıp bir güzel düzenlemiÅŸler ve Woody’nin pek de hoÅŸuna gitmeyen bir filme dönüştürmüşlerdi. Fakat Woody’nin bu konuda yapabileceÄŸi bir ÅŸey tabii ki yoktu. Bunun üzerine Woody, hiç yönetmenlik tecrübesi olmamasına raÄŸmen o günden sonra eÄŸer yönetmenliÄŸini kendisi yapmıyorsa hiç bir film için senaryo yazmamaya karar verdi.
Woody’nin bundan sonraki filmi sadece oyuncu olarak görev aldığı Casino Royale oldu. Filmdeki rolü küçük bir roldü ama oldukça iyi para vermiÅŸlerdi ve bu yüzden Woody 6 ayını bu rol için Londra’da geçirmiÅŸti. Bu süre içerisinde Woody The New Yorker magazininde yayınlanan bir çok kısa hikaye yazdı.
New York’a geri döndüğünde Woody ilk filmi What’s Up, Tiger Lily’yi çekti. Fakat aslında film bir Japon filmiydi ve Woody ile bir kaç arkadaşı filmi İngilizce’ye çevirmiÅŸler ve konuyu neredeyse tamamen deÄŸiÅŸtirmiÅŸlerdi. Film vizyona girmeden önce Woody yapımcıdan filmin vizyona girmesini engellemesini istedi yoksa onu mahkemeye verecekti. Bu isteÄŸin tek bir nedeni vardı: Woody filmi beÄŸenmemiÅŸti. Woody mahkeme tehdidine devam etti ve hatta sonunda davayı açtı. Ancak dava sürerken film gösterime sokuldu ve beklenmediÄŸi kadar güzel eleÅŸtiri aldı. Tabii Woody de davadan vazgeçmeye karar verdi.
Bir sonraki filmi Take the Money and Run Woody, ‘ın ilk yönetmenliÄŸiydi ve bu yüzden onun için film kariyerinin gerçekten baÅŸladığı noktaydı. Woody’nin bir arkadaşı olan Mickey Rose tarafından yazılan senaryo ilk önce İngiliz yönetmen Val Guest’e verilmiÅŸ fakat yapımcı firma filmi onun yönetmesini istememiÅŸti. Senaryo daha sonra Jerry Lewis’e geçti ancak firma onu da istemedi. En sonunda yeni bir firma, Palomar Pictures kuruldu ve Woody’ye bütçeyi 1 milyon doların altında tutması ÅŸartıyla filmi yönetmesi teklif edildi. Woody de bu öneriyi kabul etti.
Take the Money and Run Woody’den sonra United Artists firması Woody’yle bir anlaÅŸma imzaladı. AnlaÅŸmada firmanın ondan istediÄŸi ” her ne istiyorsa yazması ve her ne istiyorsa yapması ” ydı. Bunun sonucunda The Jazz Baby’nin senaryosu ortaya çıktı. Yöneticiler yeni bir komedi beklerken Woody onlara Jazz dönemi hakkında oldukça ciddi bir hikaye vermiÅŸti. Bir anlaÅŸmaları olmasına raÄŸmen yöneticiler Woody’ye senaryodan hoÅŸlanmadıklarını söylemeden edemediler. Woody de senaryosunu geri aldı ve yerine yenisini Bananas’ı yazdı.
Woody’nin ikinci filmi olan Bananas (1971) kurgusal bir Latin ülkesindeki devrim ortamını anlatan satirik bir hikaye idi. Filmin ikinci filmi olması ona oldukça güven vermiÅŸti çünkü ilk filminde yaptığı hataları yinelemeyecekti ve zamanı daha iyi nasıl kullanacağını biliyordu. Bundan sonra Woody filmlerinde hem senarist, hem yönetmen, hem aktör hem de casting yönetmeni olarak görev almaya baÅŸladı. Bu filmlerinde yeni bir trend yerleÅŸmeye baÅŸlamıştı ki o da karakterlerini yüksek tabakadan, eÄŸitimli beyaz New York’lulardan seçmesiydi. Bunun neden böyle olduÄŸu sorusuna verdiÄŸi cevabı çok basitti: “Benim bildiklerim bunlardan ibaret.”. Siyahlar ya da İspanyollar hakkında bir ÅŸeyler yazmasını haklı gösterecek yeterli tecrübe ve bilgiye sahip olmadığını düşünüyordu.
Play it again Sam adlı oyunu yazıp oynadıktan sonra Woody Everything You Always Wanted to Know About Sex’in senaryosunu yazdı. Bu senaryoyu Dr. David Rueben’in kitabından uyarlamıştı. Kitabın haklarını Elliot Gould almıştı fakat onunla bir ÅŸeyler yapmıyordu ve hakları tümüyle Woody’ye sattı. Kitabın filmde tam anlamıyla kullanılan tek bölümü, “Afrodizyaklar iÅŸe yarıyor mu?” türünden soruların olduÄŸu bölümdü. Tabii filmde Woody bunlara kendi tarzında cevaplar verdi.
1973′te Woody yeni filmi Sleeper’da yine senaristlik, yönetmenlik ve oyunculuÄŸu tek koltuÄŸuna sıkıştırdı. İlk baÅŸta Woody’nin filmle ilgili hedefleri oldukça yüksekti. United Artsits’e gitti ve büyük ve pahalı bir film yapmak istediÄŸini söyledi. Film dört saat sürecekti. İlk iki saatin sonunda kahraman bir makinenin içinde dondurulacak, ikinci iki saat ise onun 500 yıl sonra gelecekte yeniden canlanması ile baÅŸlayan olayları anlatacaktı. Stüdyo bu fikri çok beÄŸendi ve hemen kabul etti ancak Woody daha sonra bunun bir film için fazla büyük bir proje olduÄŸunu düşündü ve senaryonun sadece ikinci yarısından bir film çıkartmaya karar verdi. Film oldukça ucuza , 3 milyon dolardan daha az paraya mal oldu.
Bir dizi komedi ve dramdan sonra (Interiors, Manhattan, Stardust Memories A Midsummer Night’s Sex Comedy) 1986′da Allen, Annie Hall ve Manhattan filmlerinden sonra bir kez daha Oscar heykelini elinde tutmasını saÄŸlayacak olan Hannah and Her Sisters’ı yazıp yönetti. Bu film onun için bir ilkler filmiydi. Bu filmde ilk defa çalıştığı görüntü yönetmeni Carlo Di Palma ile bundan sonraki pek çok filmde birlikte çalışacaktı. Ayrıca filmde Allen ilk defa bir karakter üzerine yoÄŸunlaÅŸmak yerine bir grup insanın birleÅŸik portresini sunuyordu.
Son 10 yılda , filmler yazıp yönetmeye devam etti. Bunlar arasında Crimes adn Misdemeanors, Bullets over Broadway ve Deconstructing Harry gibi filmler bulunuyor. Sanatçının son filmi (ve aynı zamanda 32. sinema filmi oluyor) Small Time Crooks bu hafta vizyonda. Bu film Allen’ın uzun zaman birlikte çalıştığı yapımcı Jean Doumanian ile yaptığı son çalışması çünkü Allen Dreamworks SKG firması ile üç filmlik bir anlaÅŸma yaptı.

Small Time Crooks (2000)
Picking up the Pieces (2000)
Sweet and Lowdown (1999)
Antz (1998)
Celebrity (1998)
The Sunshine Boys (1997)
Deconstructing Harry (1997)
Wild Man Blues (1997)
Everyone Says I Love You (1996)
Mighty Aphrodite (1995)
Bullets Over Broadway (1994)
Manhattan Murder Mystery (1993)
Husbands and Wives (1992)
Shadows and Fog (1992)
Alice (1990)
Scenes From a Mall (1990)
Crimes and Misdemeanors (1989)
New York Stories (1989)
Another Woman (1988)
Radio Days (1987)
September (1987)
King Lear (1987)
Hannah and Her Sisters (1986)
The Purple Rose of Cairo (1985)
Best of Candid Camera – Special Edition (1985)
Broadway Danny Rose (1984)
Zelig (1983)
A Midsummer Night’s Sex Comedy (1982)
Stardust Memories (1980)
Manhattan (1979)
Interiors (1978)
Annie Hall (1977)
The Front (1976)
Love and Death (1975)
Sleeper (1973)
Everything You Always Wanted to Know About Sex, But Were Afraid to Ask (1972)
Play It Again, Sam (1972)
Bananas (1971)
Take the Money and Run (1969)
Casino Royale (1967)
What’s Up, Tiger Lily? (1966)
What’s New, Pussycat? (1965)
Historic Reruns, V. 19 (1950)
Rare Interviews
The Best of – V.1
The Best of – V.2

Meslek: senarist

Aralık 22nd, 2009 by admin in w | Yorum Yok

wieslaw zaremba

wieslaw zaremba

Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi
Lisans ve yüksek lisans derecesini 1980 yılında, doktora derecesini ise 1989 yılında Resim dalında Gdansk Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden (Polonya) aldı. 1997 yılında aynı Akademi’den Doç.Dr. ünvanını aldı. 2000 yılına deÄŸin Gdansk Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Öğretim Üyesi olarak görev yaptı. Akademi’nin sanat galerisi Gallery Nowa Oficyna’nın kuruculuÄŸunu ve yöneticiliÄŸini yaptı. 1993-1994 ve 1998-1999 yıllarında Bilkent Üniversitesi’nde ders verdi. Çalışma alanları; temel sanat eÄŸitimi, desen, mekanik medya, litografi ve karışık tekniklerle görsel sanat uygulamalarıdır. Polish Artist Society üyesidir.

Meslek: akademisyen

Aralık 22nd, 2009 by admin in w | Yorum Yok

zülfükar izol

zülfükar izol

Şanlıurfa Milletvekili-AKP

SİVEREK – 1959, Sinan, Rabia – Lise – Orta İngilizce, Arapça – Serbest Ticaret, Çiftçi – XX nci Dönem Åžanlıurfa Milletvekili-Evli, 5 Çocuk.

Meslek: işadamı

Aralık 22nd, 2009 by admin in z | Yorum Yok

zülfü livaneli

zülfü livaneli

Zülfü Livaneli

20 Haziran 1946 tarihinde Ilgın`da doğdu. Asıl adı Ömer Zülfü Livaneli`dir. Bağlama çalmayı çocukluğunda öğrendi.

1972`de İsveç`e yerleşti. 1974-1975 yıllarında Stockholm`de müzik öğrenimi gördü. Aynı yıllarda bağlama eşliğinde doldurduğu politik ağırlıklı uzunçalardan sonra giderek Batı çalgılarıyla geleneksel çalgıları bir arada kullanarak düzenlemeler yaptı.

Önce Maria Faranduri, daha sonra Mikis Theodorakis`le çeşitli ülkelerde konserler verdi, plaklar doldurdu.

300 bestesinin birçoÄŸu deÄŸiÅŸik sanatçılar tarafından yorumlanan Livaneli bugüne dek yaklaşık 25 kaset/plak/CD hazırladı. Bunlar Türkiye, Yunanistan, çeÅŸitli Avrupa ülkeleri ve ABD`de çıktı. “Otobüs”, “Sürü”, “Hazal”, “Yılanı Öldürseler”, “Yol”, “Sis” en bilinenleri olan yaklaşık 30 filmin müziÄŸini yaptı.

1995 yılından beri UNESCO kültür elçisi görevini sürdüren Livaneli, “Yer Demir Gök Bakır”, (1987), “Sis”, (1988) gibi filmleri yönetti ve çeÅŸitli ödüller aldı.

“Diktatör İle Palyaço”, (1993), “Sosyalizm Öldü mü”, (1994), “Orta Zekalılar Cenneti”, “Arafat`ta Bir Çocuk”, (1998), “Livaneli Besteleri-Nota” (1998), “Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm”, (2001), “EngereÄŸin Gözündeki KamaÅŸma,”(2001) adlı kitapları yayımlanan, filmleri ve müzik çalışmalarıyla “Altın Palmiye”, “En İyi Müzisyen” gibi birçok ödül alan Livaneli günlük bir gazetede yazarlık yapmaktadır.

Bekir Karadeniz

Meslek: Türk Halk Müziği Sanatçısı

Aralık 22nd, 2009 by admin in z | Yorum Yok

zülfü livaneli

zülfü livaneli

Ömer 1946 yılında Konya IlgınÂ’da doÄŸdu. Sinemaya ilgisi özgün film müzikleri yapmakla baÅŸladı. Hikaye kitapları yazdı. ÇeÅŸitli ülkelerde konserler verdi. Yorumuyla uluslararası üne sahip oldu. Yer Demir Gök Bakır’la yönetmenliÄŸe baÅŸladı (1987).

Önemli filmleri (besteci):Otobüs (Tunç Okan), Sürü (Zeki Ökten), Hazal (Ali Özgentürk), Yılanı Öldürseler (Türkan Şoray), Yol (Şerif Gören)-Yönetmen: Sis (1988).

HAKKINDA YAZILANLAR

:‘Hayatımı kültüre adadım
Ünal Bolat
Türkiye 2 Aralık 2000

Dünya Değişirken
Gazetedeki köşemin adı da Dünya DeÄŸiÅŸirken… Ben deÄŸiÅŸime çok açık bir insanım ve dünya deÄŸiÅŸiminin rotasını çizen insanlarla da arkadaşım. GorbaçovÂ’la da çok yakın arkadaÅŸlığım var. Bunlar dünyayı deÄŸiÅŸtirmiÅŸ insanlar. Bunlarla yıllardan beri görüş alış veriÅŸi içerisindeyim. Benim söylediÄŸim ÅŸey ÅŸu. Ben gerek gençliÄŸimde gerek politik yaÅŸamla ilgilendiÄŸimden beri hiçbir zaman Sovyetler BirliÄŸi hayranı olmadım. Oradaki sistemi tasvip etmedim. Komünist partililerin dikta rejimiyle yönettiÄŸi ülkelere hiçbir yakınlık duymadım. Ben ilk baÅŸta düşündüğümü ÅŸimdi yine savunuyorum. Neydi bu: “Bu dünyada sömürü alçakça bir ÅŸeydir. İnsanların sömürülmemesi lazımdır. Çalışan insan emeÄŸini alması lazımdır. Ülkelerin birtakım zenginler tarafından soyulmaması lazımdır. Bir de kültürün insan yaÅŸamında çok seviyeli bir ÅŸekilde yer tutması gerekir.” Ben hayatını buna adamış bir insanım. Ben kültür adına mücadele verdim. Kültürün insanlar tarafından gündelik hayatlarında yudumlanması gerekir. Benim görüşlerim buydu yine aynı görüşleri savunuyorum.

21. yüzyılı da ıskalayacağız
1920Â’lerde çok umutlu baÅŸlamıştı Türkiye Cumhuriyeti. Bugün geldiÄŸiniz noktaya bakın. Yunanistan’ın yaÅŸam kalitesi bakımından 65 basamak altındayız. Ama bütün zihinler hâlâ devleti ele geçirip kamu kaynaklarını soymak, yandaÅŸlarına paylaÅŸtırmakla meÅŸgul. Bundan baÅŸka bir ÅŸey yok. İşte bunlar, bizi geleceÄŸe umutlu bakamayacak hale getiriyor. Biz 20. yüzyılı ıskaladığımız gibi, 21. yüzyılı da daha fazla ıskalamaya aday haldeyiz. Çünkü aradaki farklar açılıyor. Bugün İngiltere önümüzdeki 20 yıl içinde HindistanÂ’dan 75 bin bilgisayar mühendisi alacak. Bunun anlaÅŸmasını yapıyor. Hindistan bütün okullarında eÄŸitimini bu bilgisayara göre yönlendirdi. Büyük bir insan gücü oluÅŸturuyor. Bu bakımdan, Toffler benim çok yakın arkadaşımdır. Bütün dünya bu beyinden, bu fikirden yararlanır. Onu zamanın BaÅŸbakanı DemirelÂ’le de görüştürmüştüm. On yıl önce bize çok güzel bir teklif yapmıştı. “Slikon vadisi kapsamında Türk ÅŸirketleri giriÅŸimde bulunsun. Belki ÅŸirketler belli bir para kaybedebilir ama hiç olmazsa bu teknolojiyi ülkenize transfer edebilirsiniz” demiÅŸti. Bunu o zaman DemirelÂ’e iletmiÅŸtik. Ama ne yazık ki aile fotoÄŸraflarından bu gibi iÅŸlere vakit yoktu. Olmadı da…

Sanatçı mı afyon mu?
Sanatçı denilen, bilmem bir gecede kırk milyar alan, toplumu eğlendiren oyalayan kimselere sanatçı deniliyorsa ben öyle sanatçı değilim. Türkiye’de son yıllarda göze çarpan bir gelişme var. Bu toplumun sorunları çok ağır, giderek de ağırlaşıyor. Devlet kaynakları soyuluyor.Yurttaşların bu devlette hiçbir söz hakkı yok. Dört yılda bir onlardan oy alıp bırakılıyor. Onların fikirlerine sözlerine hiç önem verilmiyor.Sağlık sistemimiz çöküyor, eğitim sistemimiz çöküyor. Ülkenin geleceğine ait kaygılar yoğunlaşıyor. İnsanlar yaşam güçlüğü içinde. Bu durumda bir ülkede insanların siyasete ağırlıklarını koymaları ve zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan bu sisteme katlanamamaları gerekir. Ama bu insanlara afyon gibi bir eğlence sistemi sunuyor özel televizyonlar. Birtakım üç dört tane mankenin aşk ilişkilerine, o gece kiminle yatıp kalktığına, hangi arabayla nereye gittiğine kilitlenmiş bir eğlence şekli var. Bunu da sanat dünyası diye adlandırıyorlar.

Sanat dünyasına girenler
İşte böyle, gece aleminde barlarda dolaşan, çapraşık ilişkiler içinde olan, cinsel kimlikleri de tartışmalı tuhaf tuhaf insanlar giriyor. Ve bunların maceralarını oturup 60 milyon insana gece gündüz seyrettiriyorlar, okutuyorlar. Bundan başka insanların bir şey düşünmesini imkânsız hale getiriyorlar. Çocukları böyle yetiştiriyorlar artık. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de çok hazin bir manzara var gerçekten. İnsanlar kendi sorunlarıyla ilgilenemiyorlar. Onun bedeli olarak da o görevi üstlenenlere, işte ayda kırk milyar falan veriyorlar. Ayda kırk milyar lira kazanan, otellerin kral dairelerinde kalan, ne iş yaptığı hangi kabiliyeti olduğu, topluma ne gibi katkısı olduğu şüpheli birtakım yaratıklar; onun dışında kendi inim inim inlediği halde, kendi derdini unutup bunlara bakıp avunan bir halk; buna da sanat dünyası diyen bir medya. Bu bir tesadüf değildir. Bir model oluşturuluyor. Bu toplum modeli içinde bazıları öne çıkartılıyor ve toplum uyuşturuluyor. Bugün toplumun temelini oluşturan milyonlarca memuru işçiyi köylüyü esnafı emekliyi açlık sınırının altına iteceksin, bir avuç insanı daha zengin hale getireceksin. Bunun bir mekanizması olması lazım. Yoksa süpapları patlar bu ülkenin. Bunun patlamamasının bedelini de biz enayilik vergisi olarak o mankenlere, o tırnak içinde “sanatçı” dediğimiz kişilere ödüyoruz.

Kimseye özentim yok
Eğer Türkiye’de gerçekten sanatla uğraşıyorsanız para kazanamazsınız. Benim eğer sömürülmemiş olsaydım, altınım teriyle kazandığım çok param olması lazımdı. Türkiye’de otuz yıldır benim kasetlerimin girmediği ev yok gibidir. Ya da benim parçalarımı Zeki Müren’den İbrahim Tatlıses’e Sezen Aksu’dan Bülent Ersoy’a kadar okumayan insan kalmamıştır. En azından o bestelerimden kazanmam lazımdı. Ama hayatımız korsan kasetle uğraşmakla geçti. Korsan kasetçiler sattılar. Bir yandan telif hakları yayası çıkmadı. Bu arada benim bir tek para kazanma yolum vardı. O da neydi? Gazinolara çıkmak, içkili yerlerde şarkı söylemek. Ben de hayatım boyunca bunu reddettim. Bir tek kere bile öyle böyle yerlerde bulunmadım. Ücretsiz halk konserleri yaptım. Hiçbirinden para almadım. Sonunda işte geçinmek için çalışmak zorundayım. Ayrıca bir özentim falan da yok. Öyle insanın değerini kullandığı arabanın ya da oturduğu semtin ya da üstündeki giysinin kalitesinin oluşturmadığını düşünüyordum. Kalitesini başka değerler belirler. O bakımdan da benim bir zenginlik merakım zaten yok.

UNESCO’dan büyükelçilik
1996 yılında Paris’te merkezi bulunan UNESCO yani Birleşmiş Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu bana bir büyükelçilik verdi. Bir de Genel Direktör danışmanlığı görevi verdi. 1996’dan beri Birleşmiş Milletlerin kırmızı pasaportum var. Bu günlerde bu seyahatlerin çok
olmasının bir nedeni de bu görevim.

Böyle bir affa karşıyım
Af yasası kamuoyunda tasvip görmüyor. Eğer bir ülkede demokrasi varsa yani halkın egemenliği varsa, beğenmediği yasaları tekrar gözden geçirirsiniz. Halk, bu af yasasının bazı bölümlerinden memnun değil. Bir kere şöyle bir yanlışlık var. Devlet kendisine karşı işlenen ve adına düşünce suçu denilen suçları af kapsamına almıyor. Onun dışında trafik kazası suçundan tutun da her türlü şeyi içine koyuyor. Hatta af konusuna banka soygunlarında adı geçenleri de ilave etmek istediler. Oysa kamuoyunun en hassas olduğu konular bunlar. Sonra herkes kendi adamını affettirmeye çalışıyor. Dolayısıyla bence bu af Türkiye’ye huzur getirmeyecek. Tam tersine zaten yitirilmiş olan adalet duygusunu daha da yitirmeye sebep olacak. Zaten kendileri de öyle bir çıkmazın içindeki hükümet ortakları dahi bu konuda ne yapacağını bilmiyor. Bu af adil bir af değil. Ben buna karşıyım.

LivaneliÂ’den bir an
Gorbaçov’un odasındaki resim
Gorbaçov’la biz 1986 yılında tanışmıştık. O zaman Perestroyka ve Glasnost politikasını başlatmış olan kudretli bir devlet başkanıydı. Ve perestroykanın tarihi adlı kitabında bizimle görüşmesi “Perestroykanın ikinci önemli olayı” olarak yer aldı. O zamandan beri tanırım. Fikirlerini bilirim. Çeşitli ülkelerde görüştük, buluştuk. Amerika’da, Sovyetler Birliği’nde, İspanya’da Türkiye’de falan. Fakat en son Gorbaçov’u ben bundan bir ay önce Kırgızistan’da sıcak göl anlamına gelen Isık Göl’ün kıyılarında gördüm. Orada bir toplantımız vardı. Sonra da Isık Göl üzerinde bir gemi gezintimiz vardı. Orada bir sohbetimiz oldu. Dedi ki bana:
-Benim evimde, çalışma masamda bir resim durur. Bu resmin kim olduğunu tahmin edersin?
-Aile resmi mi?
-Yok. Bir devlet adamı.
-Lenin mi?
-Hayır.
-Stalin olmaz zaten, Karl Marks mı?
-Hayır
-Ne resmi peki?
-Atatürk.
Ve onun o “daça”sındaki çalışma odasında, ta gençlik yıllarından beri Atatürk resminin durduğunu kendi ağzından duydum.

GÜNDEM

Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman…

Sabah 12 Nisan 2001

Bernard Shaw, “Gazetecilik, dünya savaşı baÅŸlangıcıyla, bisiklet kazasını birbirinden ayıramayan bir alandır” der.
Sivri dilli Shaw böyle diyerek gazetecileri kızdırabilir ama benim asla böyle bir niyetim yok.
Sadece gazete-televizyon haberlerini art arda izlemenin, günü anlamaya yetmeyeceğini belirtmekle yetineyim.
Birbirinden kopuk gibi görünen birçok olay, aslında yaşadığımız günün ruhunu oluşturuyor ve bu da gazetecilikten çok edebiyatın, yani daha derin bir kavrayışın alanına giriyor.
***
Bugünlerde sık sık Anton Çehov geliyor aklıma; büyük Çehov! Onun dahice örülmüş oyunlarında da her şey olağan gibidir. Gündelik yaşam, tembel bir nehir gibi ağır ağır akmakta ve insanlar kendilerini bu nehrin akıntılarına bırakmaktadırlar.
Yaz bahçelerindeki beyaz giysili insanlar; piyano konserleri, yemekler, fıkralar ve entellektüel tartışmalarla vakit geçirirler.
Ama oyun biraz ilerleyince anlarız ki, bu insancıkların hepsi derin bir huzursuzluğun pençesindedir.
Durup durup aÄŸlama krizlerine giren kadınlar, ölesiye sarhoÅŸ bir doktor, ona umutsuzca sevdalanmış bir genç kız, ölümü bekleyen bir ihtiyar… Hepsi de huzursuz ve her an isteri krizlerine açık bir kırılganlıkta yaÅŸamaktadır ama dış görünüşte bunu farketmeye imkân yoktur.
İç huzursuzluğu anlayabilmek için Çehov çapında dahi bir yazarın, insan ruhlarını, sandıktan çıkarılmış gizli bir çeyiz bohçası gibi kat kat açması gerekmektedir.
İhtilale, yani büyük değişime akan bir toplumdaki derin huzursuzluktur bu.
Taşlar yerinden oynamış ve insan ruhları onulmaz biçimde yaralanmıştır.
***
Türkiye’de de ekonomik krizden daha yoÄŸun olarak yaÅŸanan kriz bence bu. Amacını yitirmiÅŸ, hayallerini tüketmiÅŸ ve yarınına umutla bakamayan bir toplum.
Büyük değişimin sancılarıyla kıvranan ve ne olduğunu bir türlü anlayamayan huzursuz insanlar.
Yerleşik değerlerin çöktüğü ama bir türlü yeni değerler sistemine geçemeyen insanların iki cami arasında bînamaz kalmış hali.
Beni en çok bu durum korkutuyor biliyor musunuz!
Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman, ekonominin ve siyasetin bu yarayı iyileştirmesi çok zor oluyor.
Her akşam televizyon ekranında dinlediğimiz kur, makas, çapa çıpa, para kurulu formüllerinin ulaşamayacağı derinlikteki bir yara bu.
Ve için için kanıyor.

Meslek: besteci

Aralık 22nd, 2009 by admin in z | Yorum Yok

zühtü hilmi velibeşe

zühtü hilmi velibeşe

Zühtü Hilmi VelibeÅŸe

1890 İzmir doğumludur. Dokuzuncu dönem İzmir Milletvekili Velibeşe, Ekonomi ve Ticaret Bakanı olarak kabinede yeralmıştır. 1961 yılında vefat etmiştir.

Meslek: bakan

Aralık 22nd, 2009 by admin in z | Yorum Yok

züfer

züfer

İmâm Hazretleri

Babası, Basra ÅŸehrinin vâlisiydi. b. Hüzeyl,728 (110h.) yılında doÄŸdu. İlim tahsiline, orada baÅŸladı. İlk olarak, hadis-i ÅŸerif öğrendi. Sonra Kûfe’ye gidip, İmâm A’zam hazretlerinin taleberi arasına katıldı. O büyük ilim hazi-nesinde, fıkıh tahsil etti. Zamanla ”Hanefi fıkhı”nın, en büyük âlimleri arasına katıldı!Fukâhanın ikinci tabakasından olup, mezhebte müçtehid’dir! Hocası Ebû Hanife hazretleri, onun için: ”Talebelerimin en mükemmeli!” buyurur. İmâm çok ibâdet eden; doÄŸru sözlü ve ilimde, saÄŸlam bir âlimdi. Kendisine suâl sorulduÄŸu zaman, anlaşılır ÅŸekilde izâh ederdi. İsbâtı gereken hususları; kat’i delillerle isbât ederdi.
İmâm A’zamın usûlü üzere, ictihâd ederdi. Evlenirken verdiÄŸi, düğün yemeÄŸinde hocası: ”Züfer, müslümanların imâmlarındandır! Åžeref, haseb, neseb bakımından en tanınmışları sayılır” buyurdu. Büyük âlim İbn-i Abdü’l-Berr şöyle dedi: ”b. Hüzeyl hazretleri, yüksek bir akıl ve zekâya sâhib idi. Hâramlardan çok sakınan; vera sâhibi ve hadis ilminde sika (güvenilir), çok saÄŸlam bir âlimdir.” O gerçek velilerden, Dâvûd-i Tâi hazretleriyle arkadiÅŸ olup; birbirlerini çok severdi. Hazreti Tâi ibâdet, zühd ve takvâ ile yaÅŸadı. Hazreti ise, ayrıca ilme devâm etti. Böylece hem ilimde, hem de ibâdette çok gayretli olup; bunların ikisinide nefsinde topladı.
Zekâsının kuvveti sayesinde bilhassa, Kıyâs yolunda muvaffak oldu. Bu hususta şöyle buyurur: ”Bir mes’elede hüküm verirken, eser (Kur’ân-ı Kerim, hadis-i ÅŸerif) bulursak, kıyâs yapmayız! Eser olunca, kıyâsı terkederiz. Yoksa, kıyâs yaparız!” O asrın âlimlerinden, Müzeni’ye sordular: ”Ebû Hanife hazretleri hakkında, ne buyurursunuz?” ”O, fıkıh âlimlerinin Seyyidi (Efendisi) ve en büyüğüdür.”
”Yâ, Ebû Yûsuf için, ne dersiniz?”
”Hadis-i ÅŸerife, en çok tâbi olanıdır.”
”Muhammed b. Hasen Åžeybâni hakkında görüşünüz?”
”Fürû (mirâs) mes’elelerini, en iyi açıklatandır.”
”Yâ, için ne diyeceksiniz?”
”Kıyâs’ta, en keskin olanıdır!”
Mirâsa Dâir
İmâm Züfer’e sordular: ”İmâm A’zam hakkında ne dersiniz?”
”Bizler onun yanında; şâhin kuÅŸu yanındaki serçe gibiyiz.” cevâbını verdi ve hocasının ilimdeki, üstün derecelerini belirtmeÄŸe çalıştı. Bir mirâs meselesi sebebiyle, Basra’ya gitti.Basra halkı onun üstün hâllerini görüp, olgunluk ve ilmine hayran kaldılar! Bu sebeple ısrarla, Basra’da kalmasını istediler. O da bu arzularını kırmayıp, bir müddet orada kaldı! İlmiyle ve güzel hareketleriyle, insanlara çok fâideli oldu. Dâima dini mes’eleler üzerinde fikir beyân eder; hiç boÅŸ söz söylemezdi! BulunduÄŸu mecliste malâyâni (boÅŸ sözler) konuÅŸulmaya baÅŸlasa; hemen orayı terkederdi! Basra’da bilhassa, Kadılık yapmasını istediler. O kabul temek istemedi. Fakat çok ısrar ettiler! Bunun üzerine bir müddet orada, kadı olarak vazife gördü. Ayrıca ilmi meclisler toplar, birçok zor mes’eleyi orada hallederdi.
Onun anlattığı ÅŸeyleri ve uaptığı izâhları çok beÄŸenen, Basralılar sordular: ”Bu ÅŸekilde düşünmeyi ve izâh tarzını,nereden öğrendin?” Cevâben buyurdu ki: ”Hocam,imâm A’zam Ebû Hanife hazretlerinden.” Basradaki bâzı ilim çevreleri, İmâm A’zam’ın ictihatlarını tam anlayamadıkları için, bâzı mes’elelerde kendisine muhâlefet gösteriyordu! Bir kısmı da, hasedleri sebebiyle karşı çıkıyorlardı! Ama, İmâm hazretlerinin konuÅŸmaları sâyesinde; onun fikirlerini doÄŸru olarak öğrenmek imkânına kavuÅŸtular. Ebû Hanife hazretlerinin, gerçekten imâm A’zam olduÄŸuna inandılar. Ehl-i ilim de onu sevmeye, methetmeye ve istifâde etmeye baÅŸladılar. Düşmanlık edenler, dost oldular!
İmâm hazretleri; hocasının vefâtından sonra, 8 yıl gibi kısa bir müddet yaÅŸadı. Bütün hayatı boyunca, onun mezhebini yaymaya çalıştı. Hocasına gerek hayatında, gerek vefâtından sonra; hiç muhâlefet etmemiÅŸtir.Kendi vefâtı yaklaÅŸtığı zaman,dostları vasiyette bulunmasını istediler. O da buyurdu ki: ”Åžu malım, hanımındır. Åžunlar da, kardeÅŸimin oÄŸlunundur!Bu sözlerine ÅŸaşırdılar! Çünkü kardeÅŸi varken, kardeÅŸ oÄŸluna mal düşmezdi! 48 yaşında, Basra’da vefât etti. Vefâtından sonra kardeÅŸi, onun zevcesini aldı. Bir oÄŸlu oldu. Malları o oÄŸluna kalınca; imâm hazretlerinin kerâmeti anlaşıldı!

Meslek: akademisyen

Aralık 22nd, 2009 by admin in z | Yorum Yok

zübeyde balaban

zübeyde balaban

Zübeyde Balaban, Avrupa’da eÄŸitim gören ilk Türk kadınıdır. ; pedagog Mustafa Rahmi Balaban’ın eÅŸi, Dr. Enver-Melahat Bozyakalı ve Süreyya-Haydar Baylev’in teyzesi, Mehmet Onultan, Deniz Yöldüz’ün ninesi, Dr. Halil Onultan’ın kayınvalidesi, Ülker Balaban ve Eczacı Suna Onultan’ın annesidir.

Meslek: öğretmen

Aralık 22nd, 2009 by admin in z | Yorum Yok

zurabov mihail yuryeviç

zurabov mihail yuryeviç

Zurabov Mihail Yuryeviç

DoÄŸum Tarihi 3 Ekim 1953
DoÄŸum Yeri Leningrad
Milliyeti Rus
UyruÄŸu Rus
Medeni Durumu Evli 2 Çocuk
Eğitim Durumu S.Ordjonikidze Moskova Enstitüsü Sibernetik Mühendisliği (1975)

Önceki Görevleri
1975-1978 : S.Ordjonikidze Moskova Enstitüsü Sibernetik Mühendisliği Bölümünde Asistanlık
1978-1981: VNİİ Asistan
1981-1982: Moskova Montaj Teknik Okulunda Öğretmen.
1983-1988: VN İnşaat Enstitüsünde Montaj Teknolojisileri konusunda araştırmalar
1988-1992: Moskova Montaj Teknolojileri Kuruluşu Başkan Yardımcısı

1992-1998: Maks Sigorta Şirketi Genel Müdürü

Mayıs 1998-Ekim 1988 : Sağlık Bakan Birinci Yardımcısı

Ekim 1998- Mayıs 1999: R.F. Devlet Başkanı Danışmanı

Mayıs 1999- Emekli Fonu Başkanı
Halen Bulunduğu Görev Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı (09.03.2004)

Meslek: bakan

Aralık 22nd, 2009 by admin in z | Yorum Yok


Sevgi Aþk